Vasiyet
düşündüğüm bir konu üzerine düşündürdü
açıkcası.
Çevremizdeki insanlar hep bize birilerini
örnek gösterirler, ya da kendilerini elbette;
çevrelerinde örnek bulamadıkları için
kendilerini referans alan kimselerdir böyleleri.
Şöyle ol, böyle ol, şunu yap, bunu yapma
şeklinde sürekli bir tavsiye rüzgarı estirirler.
Hadi annemiz babamız bize bu şekilde
davranıyorlar (davransınlar haklarıdır
bir noktaya kadar), fakat sokağa
çıktığımızda çevremizde bulunan
kimseleri de bize bu şekilde davranıyor
olarak bulduğumuzda, artık nefes alamaz
şekilde bunaldığımızı hissediyoruz.
Bir de gelen yönlendirmelere mukavemet
gösteremiyor, kendimizi savunamıyorsak
yandık ki yandık.
Elde değil, nefs insana yaptığını hoş gösteriyor,
ve bizler ne hal üzere yaşıyorsak o yolu doğru
biliyoruz.
Acaba gerçekten de doğru olanı mı yapıyoruz?!
İşte bu soru kendimizi sorgulamamız gerektiği
sinyalini veriyor bize, vermeli de; zira
içinde yaşadığımız toplum bizi kabul görmüyor.
Dostlarımız bizde, kendimizde göremediğimiz
problemler görüyorlar.
Kendimizi sorgulamayalım mı biraz olsun.
Nihayetinde bu sorgulama sürecinin de bir edebi
vardır; illaki yanlış yolda olan kimse belki de
siz değilsinizdir.
Bakın burada, diğer bir şık bizi bekliyor.
Savunma!
Topu tüfeği alıp insanlık değerlerimizi
savunacak değiliz elbette; susmak bile
bir cevaptır muhatap konumundaki anlayan
kimse için.
İkinci şık gerçekten de pek mühimdir.
Neden?
Bir birey olarak insan özgür bir varlıktır,
ve ancak ancak kendi yaptıklarından
yine kendisi sorumludur.
Hiç kimse sen de şöyle yaparak yanlış
yapıyorsun diye zorlamada bulunamaz;
tabi ki tavsiyeler olacaktır, lakin yine de
insan kendi inandığı değerlere sıkı sıkıya
bağlanmalıdır. Aksi halde, her gelen o kimsede
bir yanlış bulacaktır muhakkak; böyle bir halde
bu kimse sürekli değişmeli midir?!
İşte görülmesi gereken bir tehlike. Her ne kadar
kişi kendisini içinde bulunduğu topluma göre
sorgulayacak olsa da; benliğini, hilkatini yaşamak
adına vazgeçilmez değer yargılarınıa da sahip olmalıdır.
Bu değer yargılarının nasıl savunulabileceğini de
söyleyebilirim size, tabi kendi aciz aklımızla.
Bediüzzaman'ın meşhur bir sözü vardır ki, kulaktan
kulağa yayılmış ve kendisine gönüllerde market
bulmuştur.
Bu söz şöyle der:
"Evet hakiki imanı elde eden adam kainata meydan
okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazyikatından
kurtulabilir." Bediüzzaman Said Nursi
Ben bu sözün kalbime yazdım, ve beni eleştiren her kim
olursa; eleştirisinin haklı yönünü tahlil eder, eğer akla mantığa
hitap etmiyorsa eleştiri, mevcut değerlerimden vazgeçmediğim
gibi inançlarıma sıkı sıkıya sarılırım ve hatta kökü daha da
sağlamlaştırmak adına okur araştırır, sorup soruştururum.
Yine aynı şekilde insan, yakın çevresinde gördüğü yanlışlıklara
karşı da bir tavuk gibi pısmamalı; aman banane dememeli;
bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye düşünmemeli ve
belki alemleri karşısına alma pahasına doğru olanı anlatmalı,
asla da susmamalıdır.
Görüyorsunuz ki, bir kısır döngü çıktı ortaya.
Çevre, bireye inancını dayatma yolu ile kabul ettirme
konusunda azimli, ve birey de dayatmaya mahkum
olmamak adına kendisini savunmaya azimli.
Bu duruma bir çare bulunmalı.
Her iki tarafı da aklı ön planda tutmaya davet
etmekten başka bir öneri çözüm yolu aklıma
gelmiyor.
Muhakkak, bir orta yol vardır; doğal olarak
toplumu oluşturan bir bir insanlar ise; toplum da
işte bu her bir insanın değerlerine inançlarına
karşı saygı duymalıdır, olup biteni benimsemiyor
olsa dahi başını öne eğip susmasını bilmelidir
yerine göre.
Denizin yolunu tutmak isteyen insana laf
söylenebilecek olsa da, temennim odur ki
hiç kimse önüne geçmesin.
Bu bir öneridir tabi, hiç kimsenin hakikati
bulamamış bir halde mutsuz yaşamasını
istemem ve kötülüğüne duâcı olmam
asıl olarak.
İş bu hesapta, eğer birileri beni denizin yolunu
tutmuş bir halde görmekte ise, vasiyetim olsun;
kolumdan tutup iki tokat asılsın suratıma,
belki olur ya uyanırım ümidimle...
Kâzım Mızrak
http://www.blogcu.com/gozgumisali/934049/
